ÇOCUKLARDA İSHAL DURUMUNDA BESLENME

  • Çocuk Sağlığı
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

      İshal;barsakta peristaltik hareketlerin  artması, emilimin ve sekresyonun  azalması dışkı miktarının  fazlalaşması ile günlük dışkı   sayısının artması ve dışkı kıvamının  bozularak yumuşak sıvı bir görünüm  alması olarak tanımlanmaktadır.Günde 3 kezden fazla sayıda dışkılama ishal olarak kabul edilmektedir ancak;yenidoğan döneminde ilk 15 günlük  dönemde günde 5-6 kez dışkılama  olabilir. Bu ishal değil geçiş kakası  olarak kabul edilir. İlk yaşın sonuna  kadar dışkı sayısı genellikle 2-3tür.  Anne sütü alan çocuklarda dışkı  sayısı fazla kıvamı yumuşaktır.

             Yenidoğan ve süt çocuklarında ishal daha kolay oluşur ve ağır seyreder.Bu durum ilk aylarda ki çocukların besin bileşimlerindeki değişikliklere kolay uyum gösterememeleri ayrıca,ishal yapan pek çok patojen mikroorganizmalara henüz bağışıklık kazanmamış olmaları ile açıklanmaktadır.

                 

                   ıÜüİshal nedeniyle dünyada her yıl 3 milyondan, Türkiye’de de 20 binden fazla çocuk yaşamını yitirmektedir.
                   İshalde vücuttan yüksek oranda su ve tuz kaybedilir. Vücut normalde gereksinimi olan su ve tuzları, yiyecek ve içecekler yoluyla alır ve dışkı, idrar, terleme    ve solunum yoluyla dışarı atar. Hasta ne kadar çok sulu dışkı yaparsa o kadar fazla su ve tuz kaybeder. İshalle birlikte görülen kusma da bunu arttırır. Vücuttan su ve tuz kaybı bebek ve çocuklarda, hava sıcak ise hastanın ateşi varsa daha hızlı oluşur.

                  İshalde vücutta oluşan değişiklikler;

                  -İştahsızlık

                  -Bulantı,kusma

                  -Ateş

                  -Malnütrisyon

                  -Kayıpların karşılanmaması

                  -Su ve elektrolit kaybı —–DEHİDRATASYON———-ÖLÜM                        

                

                  Peki nedir dehidratasyonun belirtileri?

                 -İçine çökmüş kuru gözler

                 -Kuru ağız

                 -Hızlı zayıf nabız

                 -Ani kilo kaybı

                 -Az ve koyu sarı idrar ya da idrar çıkaramama

                 -Deri elastikiyetinin kaybedilmesi

                 -Süt çocuklarında bıngıldağın çökmesi

 

                Dehidratasyonun Önlenmesi

        -Bol su ve sıvı besinlere devam edilmelidir.

        -Sık aralıklarla beslenmelidir.Katı besinlere geçilmişse;pirinç lapası,haşlanmış patates,yoğurt,elma,havuç verilebilir.

        -Çocuğa ORS (oral rehidratasyon sıvısı) verilmelidir.Her dışkılama sonrası; -<2 yaş ise 1 çay bardağı

                                                                                                                          ->2 yaş ise 2 çay bardağı verilmedilir.

                                                                                                                          -Yetişkine alabildiği kadar verilebilir.

       ORS sıvısı elektrolit ve glukozu sağlayan bir karışımdır.Sağlık ocaklarından ücretsiz temin edilebilir.Gözlerde çöküklük, ağız kuruluğu olan orta derecede sıvı   kaybı olan çocukların tedavi planının bir sağlık merkezinde yapılması daha uygundur.

              İshalli Çocuğun Beslenmesi

        -Uygun ve dengeli beslenme komplikasyonları azaltacaktır.

        -Ors yanında;açık çay,tuzlu ayran,meyve suları,yoğurt ve  yoğurtlu çorbalar,anne sütü alıyorsa anne sütüne devam edilmelidir.

        -Su tutucu özelliği olan besinlere ( nişasta ve nişastalı besinler,patates,pirinç,vs) beslenmesinde yer veriniz.

        -Meyvelerden ayva,elma,muz ve şeftaliyi tercih etmeli,kabukları ile tüketilmemelidir.

        -Şeker,kayısı,erik mümkün olduğunca kullanılmamaya çalışılmalıdır.

        -İshalli çocukta susuzluk belirtisi olmasa bile su ve sulu besinler daha fazla verilmelidir.

        -Anne sütünün önemi geçiştirilmemelidir.—antienfektif özellikleri nedeniyle ishalden koruyucu niteliktedir

                                                                    —osmolaritesi düşüktür ve laktoz içermesine rağmen iyi tolere edilebilir.

                                                                    —emilimi ishal sırasında bozulmaz

                                                                    —içerdiği büyüme faktörleri mukoza onarımını hızlandırır.

      

            İshalden korunmak için uyulması gereken kurallar

         -İshalin en önemli ve en sık nedeni  mikroorganizmalardır. Kirli eller  temiz olmayan besinler ve  içeceklerle barsağa taşınırlar bu  nedenle hijyene dikkat edilmelidir.

         -İçme suyunun temiz olmasına dikkat  edilmelidir. Bebeklere verilen suyun  mutlaka kaynatılması, büyükler için klorlu değilse kaynatılması  gerekmektedir.

       -Anne sütü verilmeye devam edilmelidir.

       -Sebze ve meyveler bol su ile yıkanmalıdır.

       -Yiyecekleri hazırlamadan önce  çocuğu beslemeden önce tuvaletten  önce ve sonra eller su ve sabunla  yıkanmalıdır.

       -Besin zehirlenmelerini önlemek için;besinleri hazırlama,pişirme ve saklama tekniklerine uygun tüketmek gereklidir.

      

        Ülkemizdeki bebek ve çocuk ölümleri  nedenleri arasında önemli bir yer  tutan ishale bağlı ölümleri azaltmak  amacı ile,  Sağlık Bakanlığı 1986  yılından beri ülke genelinde İshalli  Hastalıkların Kontrolü Programını  yürütmektedir. İshal ölümleri çocuk  ölümleri içerisinde ikinci sıradan  yedinci sıraya gerilemiştir.Sağlık bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarında 0-5 yaş grubu çocuklardaki ishalli hastalıklarda olabilecek dehidratasyonunu önlemek üzere ücretsiz ORS desteği sağlanmaktadır. Bu tedavi şansını, hem de bireylerin sağlık kuruluşlarını kullanımını arttırmaktadır.

      İshalli yetişkin bir kişinin bir günlük örnek yemek listesi

 SABAH: Çay,az yağlı beyaz peynir,beyaz ekmek

KUŞLUK/İKİNDİ/GECE:Tuzlu ayran veya yoğurt veya kabuksuz elma/şeftali

ÖĞLE/AKŞAM:Et yemeği (ızgara,haşlama veya fırında pişirilmiş),haşlanmış patates,yoğurt,beyaz ekmek,az yağlı peynirli makarna veya sade pirinç                 pilavı

                                                            

                                                                                                                                                                    Diyetisyen

                                                                                                                                                               F.İnayet CİHANGİR

Ağız Kokusu

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Ülkemizde, KBB uzmanlarına başvuran hastalann %15′inde nefes kokması sorunu mevcut. ‘Nefes kokması’, çocukluktan başlayan bir rahatsızlık değil; daha çok erişkin dönemde ortaya çıkıyor. Bu soruna neden olan faktörler şöyle sıralanabilir.

Sinüzit denilen, yüz kemiklerinin içindeki boşluklarda bulunan iltihap, sarı-yeşil ve kalın kıvamda bir akıntının genze akmasına yolaçar. Tabii ki bu geniz akıntısı iltihaplı olduğu içın de hastanın nefesine hoş olmayan bir koku verir.

Öncelikle medikal yolla tedavi edilir. Yani ilaçlar yoluyla bu iltihap giderilmeye çalışılır. Ilerlemiş sinüzit vakalarında ise, akıntı, ilaçla tedavi olmayacagından “endoskopik sinüs cerrahisi” ne başvurulur.

Agız bölgesindeki bademcik iltihaplan ‘magma’denilen katı kıvamlı bademcik döküntüsüne yolaçar ki bu da, hastalarda ağız kokusu şeklinde kendini gösterir. Bademciklerin alınmasıyla tedavi edilebilir.

Diş ve dişeti hastalıkları da nefes kokmasına yolaçabiliyor.

Mide ve bağırsak sistemini ilgilendiren hastalıklarda ağız kokusu sorunu olabilir.

Yetişkin hastalarda gözlemlenen ve daha ciddi boyutlu durumlar da söz konusu. Yani ağız, boğaz ve alt solunum yollan bölgelerinde, tümöre bağlı bir nefes kokması probleminin baş göstermesi de mümkün. ‘Ülserasyon’tabir edilen krater tarzında tümörün çok süratli büyümesine ayak uyduramayıp, ölen dokuların yarattığı bir koku türü.

Burun Tıkanıklığı

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Burun tıkanıklığı, nefes almada zorluk çekme insanlığın en eski şikayetlerinden biridir. Bazıları için bu çok önemli olmasa bile kimileri bu şikayetlerden dolayı çok zorluk çeker. Doktorlar burun tıkanıklarının nedenlerini dört bölümde inceler ve bunlar arasında bazen benzer noktalarda olabilmektedir. Özellikle şikayetlerine birden fazla şeyin neden olduğu hastalarda bu ortak noktalar artmaktadır.

YAPISAL NEDENLER

Bu sınıf içinde burnun ve ince bir kıkırdaktan oluşan ve burnu iki ayrı bölüme ayıran burun septumunun bozuklukları incelenir. Bu bozukluklar genellikle insanın hayatında geçirdiği herhangi bir kaza sonucu oluşmaktadır. Kaza çocukluk çağında olmuş olabileceği gibi unutulmuş bile olabilir.

Yeni doğan bebeklerin yüzde yedisinde doğum esnasında burun zedelenmesi olabilmektedir. Şu bir gerçektir ki insan, hayatı boyunca en az bir kere burnunu bir yere çarpar. Bu nedenlerden dolayı burun deformiteleri ve septum deviasyonları çok sık görülen nedenlerdir. Eğer bunlar soluk almayı güçleştirirse cerrahi olarak düzeltilebilir.

Çocuklarda en sık rastlanan burun tıkanıklığı nedeni geniz etinin büyümesidir. Bu bademciğe benzeyen ve damağın gerisinde burnun arkasında yer alan bir dokudur. Bu problemi olan çocuklar geceleri sesli nefes alırlar, hatta horlarlar. Bunun yanı sıra bu çocuklar sürekli olarak ağızlarından nefes alırlar, yüzlerinde bir mutsuzluk ifadesi vardır. Hatta dişlerinde de bozukluklar söz konusu olabilir. Geniz etini almaya yönelik cerrahi girişimler önerilebilir.

Bu kategori içinde yer alan başka nedenler arasında burun tümörleri ve yabancı cisimler de vardır. Çocuklar küçük parçacıkları burunlarına sokma eğilimindedir. Bunlar düğme, çengelli iğne, oyuncak parçaları, bezelye ve nohut olabilir. Tek taraflı kötü kokulu akıntı hissettiğinizde dikkatli olun. Çünkü bu yabancı cisim tarafından tıkalı bir burnun uyarısı olabilir. Bu durumda muhakkak bir doktora başvurulmalıdır.

ENFEKSİYON

Normal bir insan yılda ortalama bir iki kez soğuk algınlığı geçirebilir. Bu gençlerde daha fazla, bağışıklık sistemi gelişmiş yaşlı kişilerde ise daha azdır. Soğuk algınlığı virüsler tarafından oluşturulan bir hastalıktır. Bazı virüsler hava yoluyla geçerken çoğunlukla el burun yoluyla bulaşır. Virüs bir kere buruna yerleşince vücutta bulunan histamin adında bir kimyasal maddenin salgılanmasına neden olur.

Bu madde sonucunda buruna giden kan miktarında belirgin bir artış gözlenir. Sonuç olarak burun zarları şişer. Diğer taraftan burun zarlarından sıvı salgılanması da artar. Antihistaminikler ve dekonjestanlar bu şikayetlerin azaltılması için kullanılabilir. Fakat soğuk algınlığı zaman içinde kendi kendine geçer.

Virüs enfeksiyonları sırasında burnun ve sinüslerin bakteri enfeksiyonlarına olan direnci azalır. Bu da soğuk algınlığı sırasında neden sıklıkla burun ve sinüs enfeksiyonu görüldüğünü açıklar. Burun akıntısı berrak görünümünden sarı veya yeşile dönerse bu bakteriyel enfeksiyonu gösterir ve muhakkak doktora başvurulmalıdır.

Ani sinüs enfeksiyonlarında burunda tıkanıklık, Koyu bir akıntı, hangi sinüsün etkilendiğine bağlı olarak yanaklarda ve üst dişlerde, gözler arasında ve gerisinde veya üzerinde ağrı ve hassasiyet bulunur. Kronik sinüs enfeksiyonları ağrı yapabilirde yapmayabilir de. Fakat burun tıkanıklığı ve burun akıntısı sürekli vardır. Bazı hastalarda sinüslerden polip denilen yapılar gelişir. Hastalık aşağı hava yollarına da yayılarak kronik öksürük, bronşit ve astıma neden olabilir. Akut sinüzit genellikle antibiyotik tedavisine cevap verir, kronik sinüzit için ise genellikle cerrahi tedavi önerilir.

ALLERJİ

Saman nezlesi allerjik rinite verilen isimdir. Allerji ; yabancı bir cisim, polen, ev tozu akarı, hayvan atıkları veya ev tozundaki bazı parçacıklara karşı oluşan aşırı enflamasyon yanıtıdır. Bazen besinler de rol oynamaktadır. Polenler ilkbaharda veya sonbahar da sorun yaratırlar. Bunun yanında ev tozu bütün bir yıl boyunca rahatsız edebilir. Bunun ideal tedavisi şikayetlere neden olan şeylerden uzak durmaktır. Ancak çoğu zaman bu pratik değildir.

Allerjik hastalarda, soğuk algınlığında olduğu gibi, vücutta histamin salgılanmasına neden olan parçacıklar sonucunca burun tıkanıklığı ve akıntısı oluşur. Antihistaminik ilaçlar histaminin etkisini önleyerek şikayetleri ortadan kaldırılabilir. Dekonjestanlar genişlemiş kan damarlarnı büzerek burnun açılmasını sağlarlar. Antihistaminiklerin büyük çoğunluğu uykuya meyli artırırken dekonjestanlar tam bunun aksi olarak uyarıcı etki gösterir. Bu nedenle bu ilaçları bir arada kullanmak en doğru seçim olacaktır.

UYARI

Antihistaminik kullanırken uykuya meyili olanların otomobil kullanmaları veya tehlikeli işlerde çalışmaları çok sakıncalıdır. Dekonjestanlar kalp hızını ve kan basıncını artırdıkları için yüksek tansiyonu, kalbin ritim bozukluğu, glokomu ve idrara çıkmada zorluğu olan hastalarda kullanılmamalıdır. Hamileler alacakları herhangi bir ilaç için mutlaka doktorlarına başvurmalıdırlar.

Kortikosteroidler (Kortizon) birçok allerjik hastada belirgin bir şekilde etkindir ancak bilinen yan etkilerinden dolayı muhakkak doktor kontrolunda kullanılmalıdır. Bunun yanında bu ilaçlar burun spreyi olarak kullanıldıklarında da etkilidirler ve bu kullanım şekli daha güvenlidir.

Allerji iğneleri en spesifik tedavi yöntemidir ve yüksek düzeyde başarıya sahiptir. Bazan hastanın hangi maddelere karlı allerjik oluşunu anlamak için kan ve deri testleri yapılır. Doktor tedavinin başlangıç şemasını belirleyecektir. Bunlar genelde enjeksiyonlar şeklinde olacaktır. Bu tedavi insandaki antikorları bloke ederek allerjik reaksiyonun önlenmesi yoluyla etki gösterir. Birçok hasta ilaçların yan etkilerinden dolayı enjeksiyonu tercih eder. Allerjisi olan hastaların sinüs enfeksiyonu olma eğilimleri daha da artmışdır.

VAZOMOTOR RİNİT

Rinit burunun ve burun zarlarının enflamasyonu demektir. Vazomotor kan damarları ile ilgili demektir. Burun zarları çok miktarda genişleme ve daralma yeteneğine sahip atar damar, toplar damar ve kılcal damarlara sahiptir. Normalde bu damarların yarısı açık yarısı kapalıdır. Fakat kişi ağır egzersiz yapıyorsa uyarıcı etkili hormonların (adrenalin) salgılanması artar. Adrenalin damarların büzülmesine neden olur. Bunun sonucunda zarlar büzülür, hava yolu açılır ve kişi daha rahat nefes alır.

Bunun tam tersi allerjik atakta veya kişi soğuğa maruz kalınca gelişir. Kan damarları genişler ve burun tıkanır. Allerji ve enfeksiyonlara ek olarak bazı başka nedenler de burun damarlarının genişlemesine sebep olarak vazomotor rinite yol açar. Bunlar arasında stres, tiroid foksiyonlarında yetersizlik, hamilelik, bazı tansiyon ilaçları, doğum kontrol hapları ve dekonjestan ilaçların aşırı veya uzun kullanılması sayılabilir.

Bütün bu nedenlerin başlangıcında burun tıkanıklığı geçici ve geri dönebilir niteliktedir. Yani neden ortadan kaldırılırsa hastalık düzelecektir. Bunun yanında eğer yeterince uzun sürerse bu sefer de kan damarları elastikiyetini kaybedecek ve olay geri dönülmez bir duruma dönüşür. Varisleşmiş damarlara benzerler. Hasta sırt üstü yattığında veya bir tarafına döndüğünde aşağı kısımları kanla dolar.

Addison Hastalığı

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Böbrek üstü bezlerinin körelmesine ya da yıkılmasına yol açan bir hastalık. Bu hastalığı ilk olarak, Londralı hekim Thomas Addison tanımlamıştır. Thomas Addison hastalık hakkındaki izlenimlerini 1849 ve 1855′te yayımlamıştır. İç salgıbezleri sistemi hakkında yeterli bilgi sahibi olunmadığı ve bu bezlerin yıkımına yol açan tüberküloz hastalığı gereğince tanınmadığı halde Thomas Addison bu hastalığı eksiksiz olarak tanımlayabilmiştir.

Böbrek üstü bezleri, böbreklerin tepesinde yer alan, üçgen şekilli bir çift organdır. Her bir böbrek üstü bezi, biri iç (medulla) biri de dış (korteks) olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Medulla, otonom sinir sisteminin denetimi altında olup adrenalin hormonunu salgılar. Korteks ise, hipofizin kortikotropin (ACTH) adı verilen hormonunun etkisi altındadır ve üç tip hormon salgılar. Bunlar vücudun su ve tuz miktarını ayarlayan mineralokortikoidler; protein, karbonhidrat ve yağ metabolizmasını etkileyen glükokortikoidler ve adrenal seks hormonlarıdır. Böbrek üstü bezinin medulla bölümünün yıkılması insanda büyük bir eksikliğe yol açmaz. Ancak, korteks bölümünün yıkımı ölümle sonuçlanabilir.

Addison hastalığının yaygın olmayışının nedeni, her iki bezin tüberküloz ve kanser tarafından yıkılma şansının pek az olmasıdır. Bu hastalık erkekte ve kadında eşit oranda görülür ve çoğu kez orta yaşlı ergin kişileri etkiler. Hastalığın belirtileri çok çeşitli olup böbrek üstü bezinin korteks bölümünün hormonlarının ortadan kaybolmalarının sebep olduğu değişimlerden ibarettir. Hasta, tedavi edilmediği takdirde üç yıldan fazla yaşamaz.

Addison hastalığının önde gelen belirtileri şunlardır: Bedensel ve ruhsal halsizlik, ishal ve kusma nöbetleri, derinin yüz gibi ışık alan bölümlerinde ve meme ucu gibi normal olarak koyu olan yerlerinde cilde koyu rengini veren pigmentlerin çoğalması. Bayılma ve baş dönmesi, tansiyon düşüklüğünün sonucudur. Bazı vakalarda karın ağrıları görülür ve aşırı kilo kaybı dikkati çeker. Zaman zaman, addison krizi denen bayılma halleri görülür; bu durumlar hastanın ölebileceği kritik anlardır.

Korteks hormonlarının addison hastalığının belirtilerine yol açma mekanizmaları karışıktır. Bunlardan en önemlisi, mineralokortikoidlerin ortadan kaybolmasının böbrekler üstünde yarattığı etkidir. Bu hormonlar eksilince böbrekler çok fazla su ve tuz kaybederler. Bu, neticede kan hacminin azalmasına yol açar. Bu yüzden nabız dolgunluğu zayıflar, dolaşım aksar, hastanın çalışma gücü eksilir. Glükokortikoidler hastalığın belirtilerinin ortaya çıkması açısından daha önemsiz bir rol oynarlar. Bunların birçok metabolizma işlemlerinde etkileri vardır; yoklukları sonucunda kilo kaybı, kan şekerinde azalma, kansızlık ve zihinde yavaşlama görülür. Derideki pigmentlerin çoğalmasına sebep olan etken kesinlikle bilinmemekle beraber korteks hormonlan yeterli miktarlarda olmadığı zaman hipofiz tarafından salgılanan melanosit uyancı hormon olabilir (melanosit, pigmentli hücrelere verilen addır).

Addison hastalığının tedavisi, ortadan kaybolan hormonların hastaya verilmesinden ibarettir. Bu amaçla kullanılabilecek çok sayıda hormon ilacı vardır; bunlar arasındaki seçim, hastanın özel durumu ve hekimin tecrübelerinden edinmiş olduğu izlenimlere göre yapılır. Genellikle, biri mineralokortikoid, biri de glükokortikoid olan iki tip hormon bir arada kullanılır. Çoğu kez, bu ara hastaya tuz da verilir. Uygun vakalarda bu tedavi belirtilerin hızla ortadan kalkmasına yol açar. Ancak, çok kere böbrek üstü bezlerinin iyileşip görevlerine devam etmeleri olanaksızdır. Bu nedenle hastaya, hayat süresince böbrek üstü bezi hormonlan vermek gerekir.

Adenoid

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Susamanın yokluğu ya da su içmemek. En sık görülen nedenler arasında üremi, bazı psikozlu hastalıklar ve histeri vardır. Adipsinin tersi polidipsidir. Bu durumda insan aşırı derecede su içmek ister. Adipsi meydana getiren nedenler arasında yer alan histerinin, polidipsi meydana getirdiği de olur.

Susama insan organizması için, açlıktan da önemli bir olaydır. Özellikle ishal, ya da aşırı terleme ve kusma gibi vücuda fazla su kaybettiren durumlarda, vücudun su gereksinmesi çok artar. Bu gibi durumların dışında insan, vücudunun su gereksinmesini kolayca ayarlayabilir. Özellikle kilo vermek isteyenler, öğünler dışında su ve sulu maddeler içmemek ve susamayı önlemek için susatıcı yemekler yememek suretiyle, bu amaçlarına ulaşırlar.

Kişinin bu şekilde, içtiği günlük su miktarını azaltması büyük bir sakınca doğurmaz. Çünkü vücut için gerekli suyun bir bölümü sebze, taze meyve, çorba, süt tatlıları ve az pişmiş ızgara etle vücuda girer. Öte yandan, özellikle sıcak havalarda içilen aşırı miktardaki suyun büyük bir bölümü zaten vücut için gerekli değildir. Gerçekten de, insanın sıcak havalarda serinlemek amacıyla içtiği suyun büyük bir bölümü, çok kısa bir süre içinde ter halinde tekrar vücuttan atılır; çünkü su sadece serinlemek için içilmiştir.

Adipsi (Susama Yokluğu)

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Tüberküloz basili ile ilk enfeksiyon, birincil tüberküloz (primer tüberküloz) olarak adlandırılır. İnsanlarda birincil lezyon tonsillalar, bağırsak, deri gibi organlarda da görülebilmekle birlikte, en sık akciğerlerdedir.

İlk enfeksiyonu geçirmiş bir kişide tekrar tüberküloz enfeksiyonunun gelişmesine yeniden enfeksiyon (reinfeksiyon) tüberkülozu denilmektedir. Yeniden enfeksiyonun, basillerin yeniden alınmasıyla mı yoksa sessiz tüberküloz odağının yeniden aktivasyonu ile mi gerçekleştiği henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

BİRİNCİL TÜBERKÜLOZ

Birincil tüberküloz özellikle bebek ve çocuklarda görülür. Tek ya da bazen birden fazla olabilen küçük periferik ya da subplöral tüberkül ya da tüberküllerle kendini gösterir. Lezyon herhangi bir akciğer lobunun herhangi bir yerinde görülebilmesine rağmen sıklıkla rastlandığı bölge akciğerlerin alt ya da orta foblarıdır. Apekste görülmesi enderdir.

Birincil lezyonun özellikleri Gohn tarafından ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu nedenle lezyon Gohn odağı (tüberkülü} olarak da adlandırılır. Gohn odağı 1-3 cm çapında olabilir. Buradan basiller lenf yolları ile mediastinal lenf düğümlerine taşınır ve mediastinal lenf düğümlerinde büyüme ve kazeifikasyona neden olur. Akciğerin periferindeki parankim lezyonu ve trakeobronşial lenf düğümlerinin büyümesi tipik bir bulgudur.

Bu iki lezyon birlikte Gohn kompleksi ya da primer kompleks olarak tanımlanır. Primer kompleks, basillerin bronş, lenf ve kan yolu ile ya da direkt yayılmaları sonucu ilerleyebilir. Ancak olguların çoğu iz bırakmadan, ya da nedbeleşerek veya kireçlenerek iyileşir. Erişkin akciğerleri dikkatle aranırsa iyileşmiş birincil tüberküloz odaklan genellikle bulunur.

ilerleyici hastalık çok az kişide oluşur, bu olay ya akciğer parankimindeki lezyonun genişlemesi ile ya da basillerin bronş yolu ile akciğerin diğer kısımlarına yayılmasıyla gerçekleşir. Basillerin bronş yolu ile yayılmaları ya bronşun çevresindeki akciğer lezyonun ya da bronşa komşu kazeöz lenf bezinin bronşa açılması sonucudur. Akciğerin her tarafında sınırlı küçük odaklar şeklinde ya da yaygın olarak tüberküloz bronkopnömonisi alanları görülür. Konakçı bağışıklığı yüksek ise lezyonlar proliferatiftir.

Direnci az hastalarda, özellikle fazla sayıda basil dokuya yayıldığında doku aşırı duyarlığı gelişir ve yaygın kazeifikasyon nekrozu ve nekrozla sonlanan bir pnömoni gelişir («kazeöz pnömoni»). Primer lezyonun ilerlemesi kavern oluşumu ile sonlanabilir. Ancak bu olay yeniden-enfeksiyon tüberkülozundaki kadar göze çarpıcı bir özellik değildir. Bronş yolu ile yayılımın diğer komplikasyonları bol basil içeren kazeöz materyalin öksürükle atılması sırasında görülebilir. Bu durumda basiller karşı akciğere, larenks ve bağırsaklara yayılarak yeni tüberküloz lezyonlarının gelişmesine yol açar. Lenf kan yolu ile yayım yaygın milier tüberküloza veya tek bir organda ilerleyici hastalığa neden olabilir (yani tek, izole veya organ tüberkülozu).

Birincil tüberkülozun anlatılmış olan bu yapısı sıklıkla «çocuk tüberkülozu» olarak bilinmektedir. Bu tablo bebek ve çocuklardaki hastalığın alışılagelen belirtisi olmakla birlikte aynı olay, daha önce tüberküloz enfeksiyonu geçirmemiş ve direnci düşük erişkin ve gençlerde de görülebilir. Bununla birlikte ilkenfeksiyon geçirdiğine ilişkin bulgulara rastlanamayan birçok beyaz erişkinde çocukluk tipi birincil tüberküloz genellikle görülmez, bu kişilerde ilk enfeksiyon, «yeniden enfeksiyon» tüberkülozuna yakın benzerlik gösteren anatomik özellikler taşır.

YENİDEN ENFEKSİYON TÜBERKÜLOZU (REENFEKSİYON TÜBERKÜLOZU)

Yeniden-enfeksiyon tüberkülozu «yetişkin tüberkülozu», «birinciden sonraki» ya da «ikincil tüberküloz» olarak da isimlendirilir. Gençlerde de görülmesine rağmen en sık erişkinlerde rastlanır. Hastaların geçmişinde klinik bir belirti vermemiş sadece tüberkülün deri testinin pozitif olmasıyla saptanabilir nitelikte bir birincil enfeksiyon vardır.

İlk enfeksiyon ve yeniden-enfeksiyon tüberkülozu arasındaki süre değişiktir. Genellikle yıllar sürer. Yeniden enfeksiyon tüberkülozunun yeniden basillerle karşılaşma sonucu gelişen taze bir enfeksiyon mu olduğu yoksa kısmen iyileşmiş eski lezyondan basillerin aktive olarak eski odağın alevlenmesini mi sergilediği, üzerinde tartışılan bir problemdir. Bu iki olayın da yeniden enfeksiyon tüberkülozunda meydana geldiği hakkında hiçbir şüphe yoktur. Genellikle kabul edilen görüş dışardan enfeksiyonun erişkinlerde, içerde yeniden aktivasyonun gençlerde sık görülen bir mekanizma olduğu şeklindedir.

Erişkin akciğer tüberkülozunda lezyonların değişmez yerleşimi akciğerlerin üst bölümleridir (apikal bölge). Bu yerleşimin nedeni hiç bir zaman yeterli şekilde açıklanamamıştır.

Kazeifikasyonla birlikte eksüdatif ve proliferatif özellikler taşıyan yerel pnömonik odak akciğerin subapikal bölgesinde gelişir. Eğer kişi enfeksiyonu yenerse iyileşme meydana gelir. İyileşme fibrozis ile sağlandığından apekste ya da apekse yakın çökük bir nedbe alanı bırakır. Bu nedbe kömür tozlarının birikmesinden dolayı siyah renklidir ve bazen kemikleşir. Böyle nedbelere otopsilerde oldukça sık rastlanır (bu arada sınırlı slikoz lezyonları ve histoplazmasisin de apikal nedbeler oluşturabileceğini akılda tutmak gerekir). İyileşmiş yeniden enfeksiyon tüberkülozu olgularında, bölgesel lenf düğümleri genellikle normaldir veya oldukça silik lezyonlar gösterir.

Eğer lezyon ilerlerse tüberküller birbirleri ile kaynaşarak yayılır. Böyle lezyonlarda kazeifikasyon nekrozu da fazladır. Tam iyileşmede çevrede gelişen fibroz doku lezyonu iyice sınırlandırır ve ilerlemesine engel olur, bu tip lezyonlar «fibrokazeöz lezyon» olarak adlandırılır. Eğer iyileşme tam değilse lezyona komşu akciğer dokusuna doğru düzensiz yayılmalar meydana gelir. Bu yayılmalar sırasında bronş duvarları da tutulursa kazeöz materyal bronşa dökülür, öksürükle atılarak yerinde kavern bırakır.

Bu kavernler 45 cm çapında olup, duvarları fibrokazeöz dokudan oluşmuştur. Kavern içine şiddetli kanamalar meydana gelebilir ancak çevredeki kronik iltihap sonucu damar iümenlerinin daralması (endarteritis obliterans) ve lümende trombüs oluşması sonucu böyle ağır kanamalara pek rastlanmaz. Böyle kalınlaşmış damarlar kavernin bir ucundan diğer ucuna uzanan kalın bantlar oluştururlar.

Aktif apikal lezyondan sağlam akciğer dokusuna basillerin yayılması bronşlar yolu ile gerçekleşir. Basillerin bu şekilde yayılması sonucu birbirleriyle birleşerek genişleyen ve akciğer parankimine yayılan tüberküller oluşur. Bu tüberküllerin bazılarında kazeifikasyon nekrozu gelişir ve fibroz doku ile çevrilir (fibrokazeöz tüberküloz). Tutulan akciğer alanlarında çok sayıda kavernler oluşur. Bronşların, kavernlerin ortaya çıkmasmdaki rolleri yanı sıra, enfeksiyonun, bronş katlarına yayılması sonucu mukozalarında da tüberküloz lezyonları gelişebilir (endobronşial tüberküloz), iyileşme sırasında gelişen fibroz doku, bronş lümenlerinde daralma ve genişlemelere (bronşektazi) yol açar. Bu gibi lezyonların sonucu olarak akciğerlerde dağınık odaksal kollaps alanları görülür.

Bazı olgularda akciğer fibrozu, pulmoner hypertansiyon ve korpulmonale gelişmesine yol açacak kadar yaygındır. Akciğer parankiminin bu ilerleyici hastalığı plevrayı da etkiler (sıvı toplanması, fibrinli plörit, tüberküloz ampiyem ve plevra boşluğunu tam ya da kısmen kapayan fibrozis). Bölgesel lenf düğümlerinde kazeifikasyon nekrozu olmayan ya da çok az nekroz içeren tüberküloz odakları bulunabilir. Enfeksiyonun bronş yolu ile yayımı sırasında karşı akciğerde, larenks ve bağırsaklarda da lezyonlar gelişebilir.

Basillerin kan yolu ile yayılması akciğerler dahil birçok organda milier tüberküloza veya organ tüberkülozlarına yol açar. Aşırı duyarlığın fazla ve direncin az olduğu olgularda fazla sayıda basilin bronş yolu ile yayılması sonucu hızla ilerleyerek ölümle sonlanan kazeöz pnömoni gelişir (Gallopan ftizi). Kazeöz pnömonide lezyon gösteren akciğer parankimi havasızdır gri beyaz ya da gri sarı renkte gözükür. Mikroskopik olarak yaygm kazeifikasyon nekrozu görülür, alveoller nekrotik materyal ile doludur. Çevre alveollerde protein içeren eksüda bulunur. Epiteloid hücre ve dev hücre oluşumu seyrektir.

Akciğerdeki tüberküloz kavernlerinin iyileşmesi sıklıkla, lümeni dolduran kazeöz materyalin koyulaşması ve nedbe dokusu ile çevrilmesiyle oluşur. Nedbe alanlarından geçen bronşların lümenleri daralır ve tıkanır. Az görülen iyileşme yollarından biri kazeöz kalıntı kalmaksızın kavernin nedbe dokusu ile dolmasıdır. Bir başka tipte ise, kavern açık kalır ve bronşlarla bağlantılıdır. Bronş epitelleri ilerleyerek kavernin fibroz duvarını örter. Bu tip iyileşmeye «açık iyileşme» adı verilir. Streptomisin tedavisinin özellikle taze ve eksüdatif karakterdeki tüberküloz lezyonlarını gerilettiğine ve iyileştirdiğine ilişkin bulgular mevcuttur.

Akciğer Tüberkülozu

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Yüz, bacak ve kol kemiklerinin tam gelişmemesi sonucu ortaya çıkan bir tür cücelik. Omurga kemiği normal olduğundan, böyle bir cüce oturduğu zaman normal bir kimseye benzetilebilir. Ancak ayağa kalkar kalkmaz bacaklarının ve kollarının kısalığı dikkati çeker. Boyu 120 cm.’den kısadır.

Genellikle kol ve bacakların kısalığı nedeniyle, eller kalça kemiklerinin üst kenarına güç yetişir. Akondroplazik bir cücenin bacakları, bölümlerinin birbirine oranı açısından normal bir insanınkinden farklıdır. Kısa bacak kemiklerine ekli olan bacak kasları, normaldeki kitleye sahip olduğundan, bu hastaların bacakları çok kalın görünür ve çok güçlü olur. Bazı akondroplazik cüceler bu yeteneklerinden sirklerde ve tiyatrolarda maskaralık yaparak yararlanırlar.

Akondroplazi, dölyatağı içi hayatta, yaklaşık olarak gebeliğin üç altı ayları arasında başlar. Normal boylu ana ve babaların çocukları akondroplazik olabilir. Ancak, bu duruma en çok ana ve babası akondroplazik kimselerde rastlanır Akondroplazik doğanların çoğu, bir yaşına ulaşmadan ölürler. Bir yaşını aşmış olan bir akondroplazik, normal bir kimse kadar yaşayabilir.

Kadın cüceler ancak sezaryenle çocuk doğurabilirler. Bu hastalık pek çok araştırmaya konu olmuşsa da gerçek nedeni bulunamamıştır. Bu sonuca yol açan bozukluğun, vücuttaki bazı kemiklerin gelişiminde etken olduğu bilinmektedir. En çok etkilenen kemikler yüz kemikleri, kol kemiği, dirsek kemiği, uyluk kemiği ve kaval kemiğidir. Bu cücelerin zekaları ile normal insanların zekaları arasında hiç bir fark yoktur.

Akondroplazi

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Akdeniz anemisi, alyuvarlarda bulunan hemoglobin molekülünün kalıtsal bir hastalığıdır. Hemoglobin molekülünde, globin zincirlerinden bir ya da birkaçının sentez hızında azalma ya da tüm yokluk söz konusudur.

Türkiye’de en çok görülen, beta zincirlerinin sentez hızındaki azalmaya bağlı olan beta talasemidir. Beta zincirleriyle birleşmesi gereken alfa zincirleri, kararlı tetramer oluşturmadıklarından, kemik iliğinde, alyuvarların henüz olgunlaşmamış erken dönemlerinde, hücre içinde çöker ve kırmızı kürelerin parçalanmasına yolaçarlarlar. Bunun sonucuysa kansızlıktır.

Akdeniz anemisinde, alyuvarlar hemoglobin sentezi azaldığı için içleri boş görülür. Tanıda bu görünüm ilk basamak testi olarak önemlidir.

Bozulan dengeyi düzeltmek için öncelikle kemik iliği, normalin 10-15 katına kadar varabilen sayıda an hücreleri yapımına başlar fakat etkili olamaz. Hemoglobindeki genetik sorun halâ sürdüğü için bu hücreler de erkenden yıkılır.

Karaciğer ve dalak gibi kan yapan diğer organlarda da yeniden kan yapımı başlar. Kemik iliğinin çok çalışması ve genişlemesi sonucu özellikle yüz kemiklerinde değişiklikler olur ve yüzün görünümü bozulur.

Alyuvarların parçalanması ile açığa çıkan demire ek olarak tedavi amacıyla yapılan kan aktarımları sonucu, vücutta demir birikir. Ayrıca yeni eritrositler için demirin emilimi de artmaktadır. Bütün bu sayılan nedenlerle biriken demir, kalp kası, karaciğer, pankreas gibi çok önemli organlara çöker ve bu yeni sorunlar hastalık tablosunu daha da ağırlaştırır.

Belirtiler

Akdeniz anemisi olan çocuk, doğduğunda normaldir. 5-6 aydan sonra kansızlık belirtileri ortaya çıkar. Bu aylardaki çocuklarda kansızlık en çok demir eksikliğinden kaynaklandığı için, ilk akla gelen demir eksikliği anemisidir ve hatalı olarak demir tedavisi yapılır.

Akdeniz anemisi böyle bir tedaviyle düzeltilemeyeceğinden, belirtiler ağırlaşarak sürer. Karın büyür; çünkü dalak ve karaciğer büyümektedir. Çocuğun iştahı yoktur, gelişmesi yavaşlamıştır. Daha sonra iskelet sisteminde de değişiklik olur. Burun kökü çöker, elmacık kemikleri daha belirgin hale gelir. Eğer, henüz bu bulgular ortaya çıkmadan, doğru tanı konur ve erkenden uygun tedaviye başlanırsa, organ büyümesi olmaz, yüz görünümü değişmez ve gelişme de normale yakın olur.

Tedavi

Akdeniz anemisi, kan aktarımına bağımlı bir hastalıktır. Tedavinin esası 3-4 haftada bir yapılan konsantre alyuvar aktarımı ve düzenli demir bağlayıcı ilaçların kullanılmasıdır. Ancak birinci on yıldan sonra ortaya çıkan komplikasyonların önlenmesi ve tedavisi, çeşitli uzmanlık dallarından oluşan ekip çalışmasını zorunlu hale getirmektedir. İdeal bir tedavi için olaya çok yönlü yaklaşım gerekmektedir.

Medikal tedavi: Ekipte, çocuk hematoloğu ve kardiyolog, endokrinolog, ortodentist ve bu konuda deneyimli hemşireler bulunmalıdır.

Biyolojik yaklaşım: Genetik danışma, doğum öncesi tanı.

Psiko-sosyal yaklaşım: Psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve sınıf öğretmenleri bu ekipte bulunmalıdır.

Akdeniz anemisi tedavisinde son yıllarda, üç yönde büyük gelişmeler görülmektedir.

Yeni ilaçlar: Akdeniz anemisinde, hücre içinde açıkta kalan ve alyuvarların parçalanmasına yol açan alfa zincirlerinin bağlanacağı başka bir zincir de gamma zincirleridir. Bazı ilaçların gamma zincir yapımını artırdığı gösterilmiştir. Akdeniz anemisinde de gamma zincir yapımını artıran ilaçlar kullanılmaya başlanmış ve oldukça yararlı sonuçlar alınmıştır.

Kemik iliği değiştirilmesi: Eğer hastanın yaşı küçükse, karaciğeri bozulmamışsa ve çok uygun bir verici varsa (ikizi ya da kardeşi) bu tedavi şekli çok başarılı olmaktadır. Ancak bu şansa sahip hasta sayısı çok azdır. Türkiye’de çok az sayıda hastaya bu tedavi şekli uygulanabilmiştir.

Gen Tedavisi: Henüz çalışmalar deneysel düzeydedir.

Akdeniz Anemisi

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Vücutta normal olarak bulunan melanin adlı boya maddesinin doğuştan yokluğu (albinizm). Beyaz farelerde ve beyaz tavşanlarda renksizlik, bu eksiklikten ileri gelir. Aynı duruma, insanlarda da rastlanır. Bu eksikliğin derecesine göre insanlarda ya bir dereceye kadar sarıya çalan bir saç rengi dikkati çeker, ya da deride, saçta ve hatta gözlerde renk bulunmaz. Bazı araştırıcılar akşınlıkla zeka geriliği arasında bir ilintinin bulunduğunu ileri sürmüşlerse de bu iddia doğrulanamamıştır.

Akşınlığın en belirli özelliği genç bir kimsede saçların bembeyaz olmasıdır. Deride de boya maddesinin yokluğu, deri altındaki damarların çok rahat seçilebilmesini sağlar. Göz rengi genellikle açık gridir. Böyle kimselere akşın (albinos) denir.

Gözün iris ve koroid tabakalarında boya maddesinin bulunmaması görme bozukluklarına yol açar. Akşınlar göz uyumunu kolayca yapamaz ve parlak ışıktan çok rahatsız olurlar (fotofobi). Bu kimselerin göz merceklerinde miyopluğa ve astigmatlığa yol açan bozukluklara sık rastlanır.

Akşınlığın gerçek nedeni bilinmemektedir. Ancak, melanin yapımı için gerekli enzimlerden birinin yokluğundan ileri geldiği sanılmaktadır. Bu özellik kuşaktan kuşağa geçer. Akşınların genel nüfusa oranı yaklaşık olarak 20,000′de 1′dir.

Akşınlık kesinlikle giderilemez. Fakat, koyulaşarak göze gelen ışığın yoğunluğunu azaltan camlı gözlüklerin kullanılması, vücudun fazla güneş ışığından korunması rahat etmelerine yol açar.

Akşınlık (Albinizm)

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Actinomyces bovisin etkeni olduğu ve uzun süren yangıların oluşumuna yol açtığı bir hastalık. Hastalık en çok, alt çenede ve boyunda görülür. Tedavisi güçtür ve uzun zaman alır.

Bir zamanlar, bu hastalığın etkeninin çimenlerde ve tahıllarda görülen ışınsal mantarların bir tipi olduğu sanılırdı. Bugün, artık bu mantarın insanda bir hastalığın oluşumuna yol açmadığı ve başka tip bir mantar olan Actinomyces bovisin bazı insanların ağız boşluğunda normal koşullarda ona bir zarar vermeyen ortakçı olarak yaşadığı bilinmektedir.

Aktinomikozun en sık görülen tipi alt çene ve boyunda hastalığa yol açar. Buna tıp dilinde servikofasyal aktinomikoz da denir. Çok kere başlangıcı herhangi bir olaya bağlanamazsa da bazen bir diş çekiminden sonra ortaya çıkar. Yavaş gelişir. Yangılanmanın başlangıcında beliren küçük, bir şişten salgı salan mavi renkli, sert bir kabartının oluşumu için bazen haftaların geçmesi gerekir. Bu kabartının içinden akan sıvının miktarı genellikle azdır. Ancak bu sıvının içinde sarı cisimcikler vardır. Bunların bir mikroskop altında incelenmeleri, Actinomyces bovis kolonilerinden oluştuklarını gösterir.

Aktinomikoz vücudun herhangi bir yerindeki deri ve deri altı dokusunda görülebilir. Sık görüldüğü bölgeler, arasında göğüs ve karın boşluğu organları da bulunur. Vücudun bir yerinde bulunan hastalık bazen ya doğrudan doğruya ya da kan yoluyla, başka bir alana geçer. Bu şekilde, beyin ve diğer çok önemli bölgelerde de yangılanmalar görülebilir.

Aktinomikozun tedavisi güçtür. Penisilinin bulunmasından önce bu alanda en çok yararlanılan ilaçlar iyot ve potasyum iyodürdü. Bunlar insanı hemen hemen zehirleyinceye kadar verilir ve insanın doğal direncinin hastalığı yenmesi sırasında az miktarda bağ dokusu oluşmasına çalışılırdı. Bugün aktinomikoz tedavisinin ana öğeleri antibiyotiklerdir. Penisilin bu hastalığın tedavisinde bir aşama olmuştur. Bir zamanlar çok öldürücü olan hastalık, bugün yüzde seksen-doksan oranında iyileşmeyle sonuçlanmaktadır. Bir alanda birikmiş olan yangının boşaltılması ya da yangılanmış bir dokunun yerinden çıkarılması için, bazen cerrahi işlemlerden de yararlanılır.