Artroz

  • Sağlık Makaleleri
  • Ağustos 4th 2007
  • admin

Çeşitli bozukluklar gösteren fakat iltihaplı olmayan eklem hastalığı.

Artroz, benzer yanları olmakla beraber, daima iltihaplı durum gösteren artrit’ten ayrıdır. Artroz, eklemin şeklini bozar. Eklem kıkırdağında, ekleme bitişik kemik dokusunda bozukluklara, beslenme bozukluklarına, eklem çevresinde kemik çıkıntılarına ve ur büyümelerine yol açar. Bir noktada olduğu zaman, o bölgeyle ilgili sebeplerden ileri gelir: zedelenme, doğuştan şekil bozukluğu…

Hastalık genelleşmiş ise artroz hastalığı söz konusudur. Bunun sebepleri ise, dokularda yaşlanma, iç salgı bozuklukları, şişmanlık yüzünden ekleme fazla yüklenilmesi, metabolizma bozukluklarıdır. Belirtileri hastalığın geç devresinde ortaya çıktığı için artrozun tedavisi güçtür.

Artritizm

  • Sağlık Makaleleri
  • Ağustos 4th 2007
  • admin

Çeşitli bozukluklarla kendini gösteren hastalık belirtisi. Fakat bu bozukluklar yerleri ve mahiyetleri bakımından o kadar değişiktir ki, bunlar için artritizm terimi artık kullanılmaz olmuştur.

Artritizm terimi yanlış bir deyimdir. Çünkü eklem bozukluğu olayları çok görülmekle beraber sadece bir yan belirtiden ibarettir veya hiç eklemlerle ilgili değildir. Yine de bu terim süregelmiştir. Ancak yeni ve çok daha geniş bir anlam kazanmıştır. Öyle ki, bugün hemen bütün mikropsuz eklem hastalıkları hattâ iyi bilinmeyen bazı mikroplu müzmin hastalıklar (verem, sıtma, frengi) bu terimle açıklanır.

Damla hastalığı, kronik romatizma, taşlı hastalıklar, şeker hastalığı, şişmanlık, egzama gibi uzun süren fakat ani ölümle neticelenmeyen, özellikle, basit bir sebebi bulunmayan bazı patoloj

Artrit

  • Sağlık Makaleleri
  • Ağustos 4th 2007
  • admin

İnsan veya hayvanda eklem iltihabı.

İltihaplı artritler, bir dış sebepten ileri gelebilir (kırıklı veya kırıksız travma). Fakat çoğunlukla iç sebeplere bağlıdır. İltihaplı romatizmaların en önemli belirtisidir. Hastalık etkenlerinin doğrudan doğruya etkisiyle mikroplardan da ileri gelebilir (tüberküloz, streptokoksi v.b. artritleri).

Hasta bölgede mikrop olmadan iltihaplanma (en sık görülen çeşidi) veya ilkel iltihaplı bir tepkime (kendiliğinden alerji) ve özellikle boğazda bulunan hemolitik bir streptokoka karşı vücut duyarlığının artması (hipererjik iltihap) şeklinde de görülebilir. Bu yüzden tedavi iki yönlü olmalıdır; bir yandan hastalık sebebi incelenmeli (mikroplara karşı aşılar, mantarlar ve sülfamidler), öte yandan hastalığı yapan mikroplarla savaşılmalıdır (iltihaba karsı olan salisilat serisi ve özellikle kortizon).

Çiçek Hastalığı

  • Sağlık Makaleleri
  • Ağustos 4th 2007
  • admin

Kaynağı virüs olan, son derece bulaşıcı bir hastalık. Tarihin en eski çağlarından beri insan topluluklarını etkilemiş olan çiçek, bugün, aşı yardımıyla hemen hemen ortadan kalkmıştır.

Çiçek, cinsiyet, ırk ve yaş ayrılığı gözetmeyen bir hastalıktır. Etkeni Borreliota variolae denen bir virüstür. Bu virüsün sığırda görülen çiçek hastalığının etkeni virüsle birçok ortak özelliği vardır. Bulaşma insandan insana olduğu gibi, eşya aracılığıyla da olur.

Kuluçka dönemi 1-2 haftadır. Bu dönem bitince hastalık ateş, titreme ve bel çevresinde ağrılarla başlar. Üçüncü ya da dördüncü günde de döküntü, yani kırmızımtırak benekler ortaya çıkar; bunlar az sonra kabarcıklara, daha sonra da sarımsı sivilcelere dönüşür. Biçimleri yuvarlak, büyüklükleri mercimek kadar, bazen daha da iridir; ortalan büzük, göbeği andırır bir görünüşleri vardır. Hastalık karaçiçek (hemorajik çiçek) denen türdense, sivilceler sarı değil, siyaha çalan kırmızı renktedir. Onuncu güne doğru sivilceler kurur ve kabuk bağlar. Bu kabuklar düşünce, altında sivilcelerin yerinin kaldığı görülür. «Çiçek izi» diye bilinen bu izler önce kırmızı, sonra beyazımsı olur ve içeri göçerek «çiçek bozuğu» denen durumu oluşturur.

Döküntüler en çok yüz ve boyunda olmakla beraber, vücudun başka yerlerinde de görülür. Kabarcıklar sivilceye dönüşürken ateş çok yükselir. Derideki döküntülerin yanı sıra içte, ağız ve boğaz mukozasında da kabarcıklar görülür; bunlar da sivilceye dönüşür. Sivilceler birbirleriyle birleşirse, gerek deride, gerek mukozada iri yaralar meydana getirirler; bu yaralar apseye ve septisemiye dönüşebilir. Arada herhangi bir beklenmedik hal olmazsa 3-4 hafta sonunda kabuklar düşer ve izler küçülür. Dökülen kabuklar hastalığı bulaştırmada büyük rol oynar.

Çiçek hastalığının alastrim gibi tehlikesiz çeşitleri ve sinir sistemini yıkarak kısa sürede öldüren ağır çeşitleri vardır. Karaçiçek veya hemorajik çiçek ayrı bir tür değil, çiçek hastalığının bir tehlikeli yanıdır. Ölümle sonuçlanır. Çiçeğin öteki tehlikeli yanları çeşitli yangılanmalar, bu arada orta kulak yangısı, akciğer zarı yangısı, zatürree, nefrit, menenjit vb.’ye yol açabilmesidir.

Teşhis genellikle güç değildir. Günümüzde çiçek hastalığı virüsüne karşı kimyasal tedavi araçları ve aureomisin, terramisin gibi antibiyotikler kullanılmaktadır. Çiçek aşısını zorunlu kılan sağlık yasaları sayesinde bugün bu hastalığa gelişmiş ülkelerde hemen hiç rastlanmamaktadır.

Çiçek aşısını 1798′de Jenner uyguladı. Jenner’in uygulamasından önce Anadolu’da bu aşının yaygın olarak uygulanmış olduğu ve Anadolu’yu gezmiş olan batılı gezginler tarafından görülüp, bu bilginin Jenner’e ulaştırılmış olduğu bir gerçektir.

Çiçek aşısı koyun ve danalara çiçek virüsüne benzeyen bir virüsün aşılanması ile elde edilir. Bu hayvanların deri kabartılarındaki virüs içeren sıvı, insanın genellikle kol derisine çizik yapılıp, üzerine damlatılır. Bu işlem ağrıya yol açmaz.

Aşı, çiçek hastalığını Avrupa ve Amerika’ da önemli bir sorun olmaktan çıkarmıştır. Ancak Hindistan, Pakistan, Afrika ve Uzakdoğu’nun bazı kesimlerinde bu hastalık hala aynı niteliğini sürdürmektedir.

Kısırlıkta erkekler önde

  • Sağlık Makaleleri
  • Ağustos 4th 2007
  • admin

Kısırlık sorunu kadınlardan çok erkeklerde olduğu ortaya çıktı.

Çocuk sahibi olamama sorununda, erkeğe bağlı faktörlerin daha hızlı artış gösterdiği, daha önce yüzde 15-20 olan bu oranın son araştırmalara göre yüzde 60′ı bulduğu bildirildi.

Adana’da faaliyet gösteren bir tüp bebek merkezinin kurucularından Prof. Dr. Turan Çetin, dünya ortalamasında olduğu gibi Türkiye’de de her 100 çiftten 15′inde üreme sorunları yaşandığını belirtti.

Prof. Dr. Çetin, tıp imkanlarının henüz gelişmediği yıllarda çocuk sahibi olamama sorumluluğunun yüzde 100′ünün kadınlara yüklendiğini anımsatarak, şunları söyledi:

”Daha önce yüzde 15-20 seviyesinde olan erkekten kaynaklı çocuk sahibi olamama sorunu yüzde 60′lar seviyesine ulaştı. Bu konuda kadınlar yüzde 40 sorumluluğa sahip. Kadınlar tedavi konusunda oldukça istekli, ancak erkeklerde aynı duyarlılığın bulunduğunu söyleyemeyiz. Erkeklerin, kısırlığı (iktidarsızlık) gibi algılaması işimizi zorlaştırıyor.

Kadınlar ve sağlık ekibi erkeği tedaviye güçlükle ikna ediyor.”Çetin, çevre kirliliğinden alkole, sigaradan bazı ilaçlara ve hatta mesleğe kadar pek çok etkenin erkekte kısırlık sebebi olabildiğini vurgulayarak, aldıkları hasta öyküleri, deneyimleri ve istatistik çalışmalarıyla da kısırlıkta sıcağın da olumsuz etkenlerden biri olduğunu gördüklerini bildirdi.

Sıcak havanın canlı sperm sayısını azalttığını, dar pantolonların ise kadınlarda olduğu gibi erkeklerde de üreme sorunlarına yol açtığını vurgulayan Çetin, şunları kaydetti;

”Yüksek ateşli hastalıklarda, karaciğer ve böbrek hastalıklarında, sperm yapımı ve kalitesi düşer. Ayrıca şeker hastalığı, nörolojik hastalıklar, travma sonucu bel omurlarının hasarlanması, mesane ya da idrar yolları ile ilgili ameliyatlar sperm oluşumunu olumsuz etkiler.

Bazı ilaçların ve radyasyonun da testisi bozarak kısırlığa yol açtığını biliyoruz. Bunların başında kanser kemoterapisi gelir. Kemoterapi ilaçları da sperm hücrelerini öldürür.”

Ağız Kokusu

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Ülkemizde, KBB uzmanlarına başvuran hastalann %15′inde nefes kokması sorunu mevcut. ‘Nefes kokması’, çocukluktan başlayan bir rahatsızlık değil; daha çok erişkin dönemde ortaya çıkıyor. Bu soruna neden olan faktörler şöyle sıralanabilir.

Sinüzit denilen, yüz kemiklerinin içindeki boşluklarda bulunan iltihap, sarı-yeşil ve kalın kıvamda bir akıntının genze akmasına yolaçar. Tabii ki bu geniz akıntısı iltihaplı olduğu içın de hastanın nefesine hoş olmayan bir koku verir.

Öncelikle medikal yolla tedavi edilir. Yani ilaçlar yoluyla bu iltihap giderilmeye çalışılır. Ilerlemiş sinüzit vakalarında ise, akıntı, ilaçla tedavi olmayacagından “endoskopik sinüs cerrahisi” ne başvurulur.

Agız bölgesindeki bademcik iltihaplan ‘magma’denilen katı kıvamlı bademcik döküntüsüne yolaçar ki bu da, hastalarda ağız kokusu şeklinde kendini gösterir. Bademciklerin alınmasıyla tedavi edilebilir.

Diş ve dişeti hastalıkları da nefes kokmasına yolaçabiliyor.

Mide ve bağırsak sistemini ilgilendiren hastalıklarda ağız kokusu sorunu olabilir.

Yetişkin hastalarda gözlemlenen ve daha ciddi boyutlu durumlar da söz konusu. Yani ağız, boğaz ve alt solunum yollan bölgelerinde, tümöre bağlı bir nefes kokması probleminin baş göstermesi de mümkün. ‘Ülserasyon’tabir edilen krater tarzında tümörün çok süratli büyümesine ayak uyduramayıp, ölen dokuların yarattığı bir koku türü.

Burun Tıkanıklığı

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Burun tıkanıklığı, nefes almada zorluk çekme insanlığın en eski şikayetlerinden biridir. Bazıları için bu çok önemli olmasa bile kimileri bu şikayetlerden dolayı çok zorluk çeker. Doktorlar burun tıkanıklarının nedenlerini dört bölümde inceler ve bunlar arasında bazen benzer noktalarda olabilmektedir. Özellikle şikayetlerine birden fazla şeyin neden olduğu hastalarda bu ortak noktalar artmaktadır.

YAPISAL NEDENLER

Bu sınıf içinde burnun ve ince bir kıkırdaktan oluşan ve burnu iki ayrı bölüme ayıran burun septumunun bozuklukları incelenir. Bu bozukluklar genellikle insanın hayatında geçirdiği herhangi bir kaza sonucu oluşmaktadır. Kaza çocukluk çağında olmuş olabileceği gibi unutulmuş bile olabilir.

Yeni doğan bebeklerin yüzde yedisinde doğum esnasında burun zedelenmesi olabilmektedir. Şu bir gerçektir ki insan, hayatı boyunca en az bir kere burnunu bir yere çarpar. Bu nedenlerden dolayı burun deformiteleri ve septum deviasyonları çok sık görülen nedenlerdir. Eğer bunlar soluk almayı güçleştirirse cerrahi olarak düzeltilebilir.

Çocuklarda en sık rastlanan burun tıkanıklığı nedeni geniz etinin büyümesidir. Bu bademciğe benzeyen ve damağın gerisinde burnun arkasında yer alan bir dokudur. Bu problemi olan çocuklar geceleri sesli nefes alırlar, hatta horlarlar. Bunun yanı sıra bu çocuklar sürekli olarak ağızlarından nefes alırlar, yüzlerinde bir mutsuzluk ifadesi vardır. Hatta dişlerinde de bozukluklar söz konusu olabilir. Geniz etini almaya yönelik cerrahi girişimler önerilebilir.

Bu kategori içinde yer alan başka nedenler arasında burun tümörleri ve yabancı cisimler de vardır. Çocuklar küçük parçacıkları burunlarına sokma eğilimindedir. Bunlar düğme, çengelli iğne, oyuncak parçaları, bezelye ve nohut olabilir. Tek taraflı kötü kokulu akıntı hissettiğinizde dikkatli olun. Çünkü bu yabancı cisim tarafından tıkalı bir burnun uyarısı olabilir. Bu durumda muhakkak bir doktora başvurulmalıdır.

ENFEKSİYON

Normal bir insan yılda ortalama bir iki kez soğuk algınlığı geçirebilir. Bu gençlerde daha fazla, bağışıklık sistemi gelişmiş yaşlı kişilerde ise daha azdır. Soğuk algınlığı virüsler tarafından oluşturulan bir hastalıktır. Bazı virüsler hava yoluyla geçerken çoğunlukla el burun yoluyla bulaşır. Virüs bir kere buruna yerleşince vücutta bulunan histamin adında bir kimyasal maddenin salgılanmasına neden olur.

Bu madde sonucunda buruna giden kan miktarında belirgin bir artış gözlenir. Sonuç olarak burun zarları şişer. Diğer taraftan burun zarlarından sıvı salgılanması da artar. Antihistaminikler ve dekonjestanlar bu şikayetlerin azaltılması için kullanılabilir. Fakat soğuk algınlığı zaman içinde kendi kendine geçer.

Virüs enfeksiyonları sırasında burnun ve sinüslerin bakteri enfeksiyonlarına olan direnci azalır. Bu da soğuk algınlığı sırasında neden sıklıkla burun ve sinüs enfeksiyonu görüldüğünü açıklar. Burun akıntısı berrak görünümünden sarı veya yeşile dönerse bu bakteriyel enfeksiyonu gösterir ve muhakkak doktora başvurulmalıdır.

Ani sinüs enfeksiyonlarında burunda tıkanıklık, Koyu bir akıntı, hangi sinüsün etkilendiğine bağlı olarak yanaklarda ve üst dişlerde, gözler arasında ve gerisinde veya üzerinde ağrı ve hassasiyet bulunur. Kronik sinüs enfeksiyonları ağrı yapabilirde yapmayabilir de. Fakat burun tıkanıklığı ve burun akıntısı sürekli vardır. Bazı hastalarda sinüslerden polip denilen yapılar gelişir. Hastalık aşağı hava yollarına da yayılarak kronik öksürük, bronşit ve astıma neden olabilir. Akut sinüzit genellikle antibiyotik tedavisine cevap verir, kronik sinüzit için ise genellikle cerrahi tedavi önerilir.

ALLERJİ

Saman nezlesi allerjik rinite verilen isimdir. Allerji ; yabancı bir cisim, polen, ev tozu akarı, hayvan atıkları veya ev tozundaki bazı parçacıklara karşı oluşan aşırı enflamasyon yanıtıdır. Bazen besinler de rol oynamaktadır. Polenler ilkbaharda veya sonbahar da sorun yaratırlar. Bunun yanında ev tozu bütün bir yıl boyunca rahatsız edebilir. Bunun ideal tedavisi şikayetlere neden olan şeylerden uzak durmaktır. Ancak çoğu zaman bu pratik değildir.

Allerjik hastalarda, soğuk algınlığında olduğu gibi, vücutta histamin salgılanmasına neden olan parçacıklar sonucunca burun tıkanıklığı ve akıntısı oluşur. Antihistaminik ilaçlar histaminin etkisini önleyerek şikayetleri ortadan kaldırılabilir. Dekonjestanlar genişlemiş kan damarlarnı büzerek burnun açılmasını sağlarlar. Antihistaminiklerin büyük çoğunluğu uykuya meyli artırırken dekonjestanlar tam bunun aksi olarak uyarıcı etki gösterir. Bu nedenle bu ilaçları bir arada kullanmak en doğru seçim olacaktır.

UYARI

Antihistaminik kullanırken uykuya meyili olanların otomobil kullanmaları veya tehlikeli işlerde çalışmaları çok sakıncalıdır. Dekonjestanlar kalp hızını ve kan basıncını artırdıkları için yüksek tansiyonu, kalbin ritim bozukluğu, glokomu ve idrara çıkmada zorluğu olan hastalarda kullanılmamalıdır. Hamileler alacakları herhangi bir ilaç için mutlaka doktorlarına başvurmalıdırlar.

Kortikosteroidler (Kortizon) birçok allerjik hastada belirgin bir şekilde etkindir ancak bilinen yan etkilerinden dolayı muhakkak doktor kontrolunda kullanılmalıdır. Bunun yanında bu ilaçlar burun spreyi olarak kullanıldıklarında da etkilidirler ve bu kullanım şekli daha güvenlidir.

Allerji iğneleri en spesifik tedavi yöntemidir ve yüksek düzeyde başarıya sahiptir. Bazan hastanın hangi maddelere karlı allerjik oluşunu anlamak için kan ve deri testleri yapılır. Doktor tedavinin başlangıç şemasını belirleyecektir. Bunlar genelde enjeksiyonlar şeklinde olacaktır. Bu tedavi insandaki antikorları bloke ederek allerjik reaksiyonun önlenmesi yoluyla etki gösterir. Birçok hasta ilaçların yan etkilerinden dolayı enjeksiyonu tercih eder. Allerjisi olan hastaların sinüs enfeksiyonu olma eğilimleri daha da artmışdır.

VAZOMOTOR RİNİT

Rinit burunun ve burun zarlarının enflamasyonu demektir. Vazomotor kan damarları ile ilgili demektir. Burun zarları çok miktarda genişleme ve daralma yeteneğine sahip atar damar, toplar damar ve kılcal damarlara sahiptir. Normalde bu damarların yarısı açık yarısı kapalıdır. Fakat kişi ağır egzersiz yapıyorsa uyarıcı etkili hormonların (adrenalin) salgılanması artar. Adrenalin damarların büzülmesine neden olur. Bunun sonucunda zarlar büzülür, hava yolu açılır ve kişi daha rahat nefes alır.

Bunun tam tersi allerjik atakta veya kişi soğuğa maruz kalınca gelişir. Kan damarları genişler ve burun tıkanır. Allerji ve enfeksiyonlara ek olarak bazı başka nedenler de burun damarlarının genişlemesine sebep olarak vazomotor rinite yol açar. Bunlar arasında stres, tiroid foksiyonlarında yetersizlik, hamilelik, bazı tansiyon ilaçları, doğum kontrol hapları ve dekonjestan ilaçların aşırı veya uzun kullanılması sayılabilir.

Bütün bu nedenlerin başlangıcında burun tıkanıklığı geçici ve geri dönebilir niteliktedir. Yani neden ortadan kaldırılırsa hastalık düzelecektir. Bunun yanında eğer yeterince uzun sürerse bu sefer de kan damarları elastikiyetini kaybedecek ve olay geri dönülmez bir duruma dönüşür. Varisleşmiş damarlara benzerler. Hasta sırt üstü yattığında veya bir tarafına döndüğünde aşağı kısımları kanla dolar.

Addison Hastalığı

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Böbrek üstü bezlerinin körelmesine ya da yıkılmasına yol açan bir hastalık. Bu hastalığı ilk olarak, Londralı hekim Thomas Addison tanımlamıştır. Thomas Addison hastalık hakkındaki izlenimlerini 1849 ve 1855′te yayımlamıştır. İç salgıbezleri sistemi hakkında yeterli bilgi sahibi olunmadığı ve bu bezlerin yıkımına yol açan tüberküloz hastalığı gereğince tanınmadığı halde Thomas Addison bu hastalığı eksiksiz olarak tanımlayabilmiştir.

Böbrek üstü bezleri, böbreklerin tepesinde yer alan, üçgen şekilli bir çift organdır. Her bir böbrek üstü bezi, biri iç (medulla) biri de dış (korteks) olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Medulla, otonom sinir sisteminin denetimi altında olup adrenalin hormonunu salgılar. Korteks ise, hipofizin kortikotropin (ACTH) adı verilen hormonunun etkisi altındadır ve üç tip hormon salgılar. Bunlar vücudun su ve tuz miktarını ayarlayan mineralokortikoidler; protein, karbonhidrat ve yağ metabolizmasını etkileyen glükokortikoidler ve adrenal seks hormonlarıdır. Böbrek üstü bezinin medulla bölümünün yıkılması insanda büyük bir eksikliğe yol açmaz. Ancak, korteks bölümünün yıkımı ölümle sonuçlanabilir.

Addison hastalığının yaygın olmayışının nedeni, her iki bezin tüberküloz ve kanser tarafından yıkılma şansının pek az olmasıdır. Bu hastalık erkekte ve kadında eşit oranda görülür ve çoğu kez orta yaşlı ergin kişileri etkiler. Hastalığın belirtileri çok çeşitli olup böbrek üstü bezinin korteks bölümünün hormonlarının ortadan kaybolmalarının sebep olduğu değişimlerden ibarettir. Hasta, tedavi edilmediği takdirde üç yıldan fazla yaşamaz.

Addison hastalığının önde gelen belirtileri şunlardır: Bedensel ve ruhsal halsizlik, ishal ve kusma nöbetleri, derinin yüz gibi ışık alan bölümlerinde ve meme ucu gibi normal olarak koyu olan yerlerinde cilde koyu rengini veren pigmentlerin çoğalması. Bayılma ve baş dönmesi, tansiyon düşüklüğünün sonucudur. Bazı vakalarda karın ağrıları görülür ve aşırı kilo kaybı dikkati çeker. Zaman zaman, addison krizi denen bayılma halleri görülür; bu durumlar hastanın ölebileceği kritik anlardır.

Korteks hormonlarının addison hastalığının belirtilerine yol açma mekanizmaları karışıktır. Bunlardan en önemlisi, mineralokortikoidlerin ortadan kaybolmasının böbrekler üstünde yarattığı etkidir. Bu hormonlar eksilince böbrekler çok fazla su ve tuz kaybederler. Bu, neticede kan hacminin azalmasına yol açar. Bu yüzden nabız dolgunluğu zayıflar, dolaşım aksar, hastanın çalışma gücü eksilir. Glükokortikoidler hastalığın belirtilerinin ortaya çıkması açısından daha önemsiz bir rol oynarlar. Bunların birçok metabolizma işlemlerinde etkileri vardır; yoklukları sonucunda kilo kaybı, kan şekerinde azalma, kansızlık ve zihinde yavaşlama görülür. Derideki pigmentlerin çoğalmasına sebep olan etken kesinlikle bilinmemekle beraber korteks hormonlan yeterli miktarlarda olmadığı zaman hipofiz tarafından salgılanan melanosit uyancı hormon olabilir (melanosit, pigmentli hücrelere verilen addır).

Addison hastalığının tedavisi, ortadan kaybolan hormonların hastaya verilmesinden ibarettir. Bu amaçla kullanılabilecek çok sayıda hormon ilacı vardır; bunlar arasındaki seçim, hastanın özel durumu ve hekimin tecrübelerinden edinmiş olduğu izlenimlere göre yapılır. Genellikle, biri mineralokortikoid, biri de glükokortikoid olan iki tip hormon bir arada kullanılır. Çoğu kez, bu ara hastaya tuz da verilir. Uygun vakalarda bu tedavi belirtilerin hızla ortadan kalkmasına yol açar. Ancak, çok kere böbrek üstü bezlerinin iyileşip görevlerine devam etmeleri olanaksızdır. Bu nedenle hastaya, hayat süresince böbrek üstü bezi hormonlan vermek gerekir.

Adenoid

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Susamanın yokluğu ya da su içmemek. En sık görülen nedenler arasında üremi, bazı psikozlu hastalıklar ve histeri vardır. Adipsinin tersi polidipsidir. Bu durumda insan aşırı derecede su içmek ister. Adipsi meydana getiren nedenler arasında yer alan histerinin, polidipsi meydana getirdiği de olur.

Susama insan organizması için, açlıktan da önemli bir olaydır. Özellikle ishal, ya da aşırı terleme ve kusma gibi vücuda fazla su kaybettiren durumlarda, vücudun su gereksinmesi çok artar. Bu gibi durumların dışında insan, vücudunun su gereksinmesini kolayca ayarlayabilir. Özellikle kilo vermek isteyenler, öğünler dışında su ve sulu maddeler içmemek ve susamayı önlemek için susatıcı yemekler yememek suretiyle, bu amaçlarına ulaşırlar.

Kişinin bu şekilde, içtiği günlük su miktarını azaltması büyük bir sakınca doğurmaz. Çünkü vücut için gerekli suyun bir bölümü sebze, taze meyve, çorba, süt tatlıları ve az pişmiş ızgara etle vücuda girer. Öte yandan, özellikle sıcak havalarda içilen aşırı miktardaki suyun büyük bir bölümü zaten vücut için gerekli değildir. Gerçekten de, insanın sıcak havalarda serinlemek amacıyla içtiği suyun büyük bir bölümü, çok kısa bir süre içinde ter halinde tekrar vücuttan atılır; çünkü su sadece serinlemek için içilmiştir.

Adipsi (Susama Yokluğu)

  • Sağlık Makaleleri
  • Temmuz 31st 2007
  • admin

Tüberküloz basili ile ilk enfeksiyon, birincil tüberküloz (primer tüberküloz) olarak adlandırılır. İnsanlarda birincil lezyon tonsillalar, bağırsak, deri gibi organlarda da görülebilmekle birlikte, en sık akciğerlerdedir.

İlk enfeksiyonu geçirmiş bir kişide tekrar tüberküloz enfeksiyonunun gelişmesine yeniden enfeksiyon (reinfeksiyon) tüberkülozu denilmektedir. Yeniden enfeksiyonun, basillerin yeniden alınmasıyla mı yoksa sessiz tüberküloz odağının yeniden aktivasyonu ile mi gerçekleştiği henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

BİRİNCİL TÜBERKÜLOZ

Birincil tüberküloz özellikle bebek ve çocuklarda görülür. Tek ya da bazen birden fazla olabilen küçük periferik ya da subplöral tüberkül ya da tüberküllerle kendini gösterir. Lezyon herhangi bir akciğer lobunun herhangi bir yerinde görülebilmesine rağmen sıklıkla rastlandığı bölge akciğerlerin alt ya da orta foblarıdır. Apekste görülmesi enderdir.

Birincil lezyonun özellikleri Gohn tarafından ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu nedenle lezyon Gohn odağı (tüberkülü} olarak da adlandırılır. Gohn odağı 1-3 cm çapında olabilir. Buradan basiller lenf yolları ile mediastinal lenf düğümlerine taşınır ve mediastinal lenf düğümlerinde büyüme ve kazeifikasyona neden olur. Akciğerin periferindeki parankim lezyonu ve trakeobronşial lenf düğümlerinin büyümesi tipik bir bulgudur.

Bu iki lezyon birlikte Gohn kompleksi ya da primer kompleks olarak tanımlanır. Primer kompleks, basillerin bronş, lenf ve kan yolu ile ya da direkt yayılmaları sonucu ilerleyebilir. Ancak olguların çoğu iz bırakmadan, ya da nedbeleşerek veya kireçlenerek iyileşir. Erişkin akciğerleri dikkatle aranırsa iyileşmiş birincil tüberküloz odaklan genellikle bulunur.

ilerleyici hastalık çok az kişide oluşur, bu olay ya akciğer parankimindeki lezyonun genişlemesi ile ya da basillerin bronş yolu ile akciğerin diğer kısımlarına yayılmasıyla gerçekleşir. Basillerin bronş yolu ile yayılmaları ya bronşun çevresindeki akciğer lezyonun ya da bronşa komşu kazeöz lenf bezinin bronşa açılması sonucudur. Akciğerin her tarafında sınırlı küçük odaklar şeklinde ya da yaygın olarak tüberküloz bronkopnömonisi alanları görülür. Konakçı bağışıklığı yüksek ise lezyonlar proliferatiftir.

Direnci az hastalarda, özellikle fazla sayıda basil dokuya yayıldığında doku aşırı duyarlığı gelişir ve yaygın kazeifikasyon nekrozu ve nekrozla sonlanan bir pnömoni gelişir («kazeöz pnömoni»). Primer lezyonun ilerlemesi kavern oluşumu ile sonlanabilir. Ancak bu olay yeniden-enfeksiyon tüberkülozundaki kadar göze çarpıcı bir özellik değildir. Bronş yolu ile yayılımın diğer komplikasyonları bol basil içeren kazeöz materyalin öksürükle atılması sırasında görülebilir. Bu durumda basiller karşı akciğere, larenks ve bağırsaklara yayılarak yeni tüberküloz lezyonlarının gelişmesine yol açar. Lenf kan yolu ile yayım yaygın milier tüberküloza veya tek bir organda ilerleyici hastalığa neden olabilir (yani tek, izole veya organ tüberkülozu).

Birincil tüberkülozun anlatılmış olan bu yapısı sıklıkla «çocuk tüberkülozu» olarak bilinmektedir. Bu tablo bebek ve çocuklardaki hastalığın alışılagelen belirtisi olmakla birlikte aynı olay, daha önce tüberküloz enfeksiyonu geçirmemiş ve direnci düşük erişkin ve gençlerde de görülebilir. Bununla birlikte ilkenfeksiyon geçirdiğine ilişkin bulgulara rastlanamayan birçok beyaz erişkinde çocukluk tipi birincil tüberküloz genellikle görülmez, bu kişilerde ilk enfeksiyon, «yeniden enfeksiyon» tüberkülozuna yakın benzerlik gösteren anatomik özellikler taşır.

YENİDEN ENFEKSİYON TÜBERKÜLOZU (REENFEKSİYON TÜBERKÜLOZU)

Yeniden-enfeksiyon tüberkülozu «yetişkin tüberkülozu», «birinciden sonraki» ya da «ikincil tüberküloz» olarak da isimlendirilir. Gençlerde de görülmesine rağmen en sık erişkinlerde rastlanır. Hastaların geçmişinde klinik bir belirti vermemiş sadece tüberkülün deri testinin pozitif olmasıyla saptanabilir nitelikte bir birincil enfeksiyon vardır.

İlk enfeksiyon ve yeniden-enfeksiyon tüberkülozu arasındaki süre değişiktir. Genellikle yıllar sürer. Yeniden enfeksiyon tüberkülozunun yeniden basillerle karşılaşma sonucu gelişen taze bir enfeksiyon mu olduğu yoksa kısmen iyileşmiş eski lezyondan basillerin aktive olarak eski odağın alevlenmesini mi sergilediği, üzerinde tartışılan bir problemdir. Bu iki olayın da yeniden enfeksiyon tüberkülozunda meydana geldiği hakkında hiçbir şüphe yoktur. Genellikle kabul edilen görüş dışardan enfeksiyonun erişkinlerde, içerde yeniden aktivasyonun gençlerde sık görülen bir mekanizma olduğu şeklindedir.

Erişkin akciğer tüberkülozunda lezyonların değişmez yerleşimi akciğerlerin üst bölümleridir (apikal bölge). Bu yerleşimin nedeni hiç bir zaman yeterli şekilde açıklanamamıştır.

Kazeifikasyonla birlikte eksüdatif ve proliferatif özellikler taşıyan yerel pnömonik odak akciğerin subapikal bölgesinde gelişir. Eğer kişi enfeksiyonu yenerse iyileşme meydana gelir. İyileşme fibrozis ile sağlandığından apekste ya da apekse yakın çökük bir nedbe alanı bırakır. Bu nedbe kömür tozlarının birikmesinden dolayı siyah renklidir ve bazen kemikleşir. Böyle nedbelere otopsilerde oldukça sık rastlanır (bu arada sınırlı slikoz lezyonları ve histoplazmasisin de apikal nedbeler oluşturabileceğini akılda tutmak gerekir). İyileşmiş yeniden enfeksiyon tüberkülozu olgularında, bölgesel lenf düğümleri genellikle normaldir veya oldukça silik lezyonlar gösterir.

Eğer lezyon ilerlerse tüberküller birbirleri ile kaynaşarak yayılır. Böyle lezyonlarda kazeifikasyon nekrozu da fazladır. Tam iyileşmede çevrede gelişen fibroz doku lezyonu iyice sınırlandırır ve ilerlemesine engel olur, bu tip lezyonlar «fibrokazeöz lezyon» olarak adlandırılır. Eğer iyileşme tam değilse lezyona komşu akciğer dokusuna doğru düzensiz yayılmalar meydana gelir. Bu yayılmalar sırasında bronş duvarları da tutulursa kazeöz materyal bronşa dökülür, öksürükle atılarak yerinde kavern bırakır.

Bu kavernler 45 cm çapında olup, duvarları fibrokazeöz dokudan oluşmuştur. Kavern içine şiddetli kanamalar meydana gelebilir ancak çevredeki kronik iltihap sonucu damar iümenlerinin daralması (endarteritis obliterans) ve lümende trombüs oluşması sonucu böyle ağır kanamalara pek rastlanmaz. Böyle kalınlaşmış damarlar kavernin bir ucundan diğer ucuna uzanan kalın bantlar oluştururlar.

Aktif apikal lezyondan sağlam akciğer dokusuna basillerin yayılması bronşlar yolu ile gerçekleşir. Basillerin bu şekilde yayılması sonucu birbirleriyle birleşerek genişleyen ve akciğer parankimine yayılan tüberküller oluşur. Bu tüberküllerin bazılarında kazeifikasyon nekrozu gelişir ve fibroz doku ile çevrilir (fibrokazeöz tüberküloz). Tutulan akciğer alanlarında çok sayıda kavernler oluşur. Bronşların, kavernlerin ortaya çıkmasmdaki rolleri yanı sıra, enfeksiyonun, bronş katlarına yayılması sonucu mukozalarında da tüberküloz lezyonları gelişebilir (endobronşial tüberküloz), iyileşme sırasında gelişen fibroz doku, bronş lümenlerinde daralma ve genişlemelere (bronşektazi) yol açar. Bu gibi lezyonların sonucu olarak akciğerlerde dağınık odaksal kollaps alanları görülür.

Bazı olgularda akciğer fibrozu, pulmoner hypertansiyon ve korpulmonale gelişmesine yol açacak kadar yaygındır. Akciğer parankiminin bu ilerleyici hastalığı plevrayı da etkiler (sıvı toplanması, fibrinli plörit, tüberküloz ampiyem ve plevra boşluğunu tam ya da kısmen kapayan fibrozis). Bölgesel lenf düğümlerinde kazeifikasyon nekrozu olmayan ya da çok az nekroz içeren tüberküloz odakları bulunabilir. Enfeksiyonun bronş yolu ile yayımı sırasında karşı akciğerde, larenks ve bağırsaklarda da lezyonlar gelişebilir.

Basillerin kan yolu ile yayılması akciğerler dahil birçok organda milier tüberküloza veya organ tüberkülozlarına yol açar. Aşırı duyarlığın fazla ve direncin az olduğu olgularda fazla sayıda basilin bronş yolu ile yayılması sonucu hızla ilerleyerek ölümle sonlanan kazeöz pnömoni gelişir (Gallopan ftizi). Kazeöz pnömonide lezyon gösteren akciğer parankimi havasızdır gri beyaz ya da gri sarı renkte gözükür. Mikroskopik olarak yaygm kazeifikasyon nekrozu görülür, alveoller nekrotik materyal ile doludur. Çevre alveollerde protein içeren eksüda bulunur. Epiteloid hücre ve dev hücre oluşumu seyrektir.

Akciğerdeki tüberküloz kavernlerinin iyileşmesi sıklıkla, lümeni dolduran kazeöz materyalin koyulaşması ve nedbe dokusu ile çevrilmesiyle oluşur. Nedbe alanlarından geçen bronşların lümenleri daralır ve tıkanır. Az görülen iyileşme yollarından biri kazeöz kalıntı kalmaksızın kavernin nedbe dokusu ile dolmasıdır. Bir başka tipte ise, kavern açık kalır ve bronşlarla bağlantılıdır. Bronş epitelleri ilerleyerek kavernin fibroz duvarını örter. Bu tip iyileşmeye «açık iyileşme» adı verilir. Streptomisin tedavisinin özellikle taze ve eksüdatif karakterdeki tüberküloz lezyonlarını gerilettiğine ve iyileştirdiğine ilişkin bulgular mevcuttur.